Hz. İsa (a.s.) Hz. Hüseyin (r.a.) ve Şeyh
Ahmed Yasin (Hafezehullah)
2 Kasım 2003 Pazar, Nureddin Şirin
Kudüs ve Aksa şehidlerimizin pak ve mukaddes
ruhları için, başta Şeyh Ahmed Yasin olmak üzere intifadımızın tüm izzetli
önderlerinin, şehidperver Filistin direnişçilerinin ve gazilerimizin esenliği
için okuduğum "Yasin-i Şerif" suresinin ardından, "Allah'ım! Ümmetin
suskunluğunu sana şikayet ediyorum" diyen Şeyh Ahmed Yasin'e vefa ve bağlılık
duygularıyla yazıma başlıyorum.
Öncelikle bu ümmetin bir ferdi olarak büyük bir mahcubiyet
içinde olduğumu, böyle bir "şikayet"in ardından Rabbimden bağışlanma dileğimi
belirtmek istiyorum. Acaba hangi özgür ve pak fıtratlar bu "şikayet" karşısında
mahcub olmamıştır ki?! İslami sorumluluk ve yükümlülüklerine müdrik olan hangi
Müslüman bu "şikayet" karşısında boynunu öne eğmemiştir ki?! Acaba, yürekleri
katılaşmamış hangi Müslüman bu "şikayet" karşısında ihsasat fırtınasında
savrulup gözyaşı dökmemiştir ki?!
Kendi reyi ile Kur'an-ı Kerim'i tefsir ve tevil etme
sapkınlığından Allah'a sığınarak, bazı ayeti kerimeler ışığında bu "şikayet"i
anlamlandırmak, duygu ve düşüncelerimi gayretli ve mübariz bacı ve kardeşlerimle
paylaşmak istiyorum.
Üzerinde durmaya çalışacağım ayetler genellikle (N.S.R.)
kökünden türemiş kelimelerin geçtiği ayetler olacaktır. Rabbim beni, Kur'an'ın
risaleti dışında beyanda bulunmaktan muhafaza etsin.
"Ey iman edenler! Siz eğer Allah'a yardım ederseniz O da size
yardım eder ve ayaklarınızı sağlam tutar." (Muhammed, 47/7)
Hepimiz bu ayet-i kerimeyi biliriz. Ayette Allah
Subhanehu ve Teala mümin kullarını "yardım"a çağırmaktadır. "İn tensurullah
"
Ve kuşkusuz biliriz ki bu "yardım çağrısı" Allah Tebareke ve
Teala'nın zatına raci değildir. Öyle olacak olursa, (haşa) Allah'ın müşkil bir
duruma düştüğünü bu durumdan kurtulmak ve esenliğe çıkmak için de mümin
kullarını yardıma çağırdığını düşünmemiz gerekir ki bu Rabbimizin uluhiyet ve
rububiyeti açısından muhal ve gayri kabil-i mümkündür.
Bunun içindir ki İslam uleması meal ve tefsirlerinde "in
tensurullah" ile "Allah'ın dinine yardım etme, İslam'ın ve Müslümanların
yardımına koşma" anlamını ortaya koymuşlardır. Buna "parantez arası açıklama" da
diyebiliriz. Kuşkusuz ki bu tüm Müslümanlarca kabul edilen ve inanılan bir
hakikattir.
Bununla birlikte "Allah'ın dinine yardım etme, İslam'ın ve
Müslümanların yardımına koşma" açıklaması (meal tefsiri) de kendi iç anlam
bütünlüğüne uygun olarak daha birçok açıklamaların da kapısını açmaktadır. Bu da
Kur'an-ı Kerim'in beyanı, tevhid davasının evrensel risaleti ilke ve zaviyesine
göre olabilecektir.
Bu hususu göz önünde bulundurarak, bir bakıma Kur'an'ın kendi
kendini tefsir etmesi hakikati bağlamında şu ayet-i kerimeyi buraya almakta
yarar olacaktır.
"İşte böyle! Kim Allah'ın işaretlerini yüceltirse şüphesiz
bu kalplerin takvasındandır." (Hacc, 22/2)
Bu ayet-i kerimede geçen "şeairallah" Allah'ın şiarları
ibaresini ilk verdiğimiz ayetteki "in tensurullah" ibaresiyle birlikte
düşündüğümüzde, "Allah'a yardım etmek" beyanı ile "Allah'ın şiarlarını yüceltme,
koruma ve savunma" anlamının da anlaşılacağını kolaylıkla belirtebiliriz.
Elbette ki ilgili ayetin anlam ve tevilini sadece bu noktaya hasretme durumunda
olamayız. Ancak bu anlamı önceleyerek yazımızda üzerinde durmaya çalışacağımız
temel hususun belirginlik kazanmasına yardımcı olacaktır.
Şöyle ki:
Allah Tebareke ve Teala "in tensurullah" beyanı ile
müminleri kendi şiarlarını yüceltmeye, koruyup savunmaya, kollayıp gözetmeye
çağırmaktadır. Bu durumda, o halde nedir "şeairallah" diye sorma ve
cevabını ortaya koyma durumundayız.
Kuşkusuz ki birçok temel önem ve değer arzeden "Allah'ın şiarı"
vardır ki, bunlardan biri "Kuds-i Şerif"tir. Kudüs, Filistin İslam toprakları ve
Müslümanların ilk kıblesi "Mescid-i Aksa"nın ortak ismidir aynı zamanda. Kudüs'ü
savunmak ve kollamak demek, bütün Filistin'i ve Mescid-i Aksa'yı savunmak ve
kollamak demektir. Kudüs aynı zamanda Kur'an-ı Kerim'in beyanıyla bir "arz-ı
mukaddese"dir.
"Ben, şüphesiz senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar. Sen
kutsal vadi olan Tuva'dasın." (Taha,20/12)
"Hani Rabbi ona kutsal vadi olan Tuva'da seslenmişti." (Naziat,
79/16)
"Ey milletim! Allah'ın size yazdığı kutsal toprağa girin,
geriye dönmeyin; yoksa zarar edenler olursunuz." (Maide, 5/21)
Bilindiği üzere bu üç ayeti kerimede de Hz. Musa (s.a.)'nın
risaleti, İsrailoğullarına göre nübüvveti söz konusu edilmektedir. Kutsal vadi
Tuva'da kendisine seslenilen peygamber Hz. Musa'dır; kavmi olan İsrailoğullarını
arz-ı mukaddese'ye girmeye çağıran da Hz. Musa (a.s.)'dır.
"El vadi'l mukaddes" ve "el arze'l mukaddese"nin hangi
coğrafya olduğu da yine kitaplarımızda yazmaktadır. Ben sadece yanımda bulunan "Kur'an-ı
Kerim Lügatı"ndaki tarifi aynen aktarmak istiyorum.
"Tertemiz belde, mukaddes arazi, Filistin veya Tur dağı ve
civarı yahut Şam ve civarı" (1)
Ayrıca "İsra" suresinin ilk ayeti de bu hususun bir tefsiri
mesabesindedir.
"Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir
gece Mescidi Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa'ya yürütenin
şanı pek yücedir. Şüphesiz o duyandır, görendir." (İsra, 17/1)
Burada geçen "barekna havleh" ibaresi ile Mescid-i Aksa'nın
çevresinin maddi açıdan münbit, manevi açıdan ise mübarek ve kutlu kılındığını
anlamaktayız.
Toparlayacak olursak "Kudüs" ile birlikte hem arz-ı
mukaddese'yi, hem de Filistin ve Mescid-i Aksa'yı birlikte anlıyoruz. Kudüs'ün
ihtiram ve kutsiyetine bu ayeti kerimeler açıkça delalet etmektedir. Ve Kudüs "şeairallah"tandır;
Allah'ın şiarlarından biridir.
"Allah'ım ümmetin suskunluğunu sana şikayet ediyorum" diyen
Şeyh Ahmed Yasin, İslam coğrafyasının bir kısmı olan Filistin topraklarının
siyonist işgal karşısında savunulması, bu uğurda verilen izzetli ve destansı
İslami mukavemetin desteklenmesi ve kollanması konusunda, İslam ümmetinin
gayretsizliğini Allahu Teala'ya şikayet ederken, herhangi bir "İslam toprağı"
için bunu söylemiyor; o, "Allah'ın şiarları"ndan olan "arz-ı mukaddese"nin
yeryüzünün en şerli ve alçakları olan siyonist işgalciler karşısında
savunulmasını, bu uğurda canlarını, kanlarını kurban sunan Filistinli
şehidperver direnişçilerle omuz omuza olunmasını, siyonist saldırganlık
karşısında, katliam, suikast ve cinayetler karşısında, yıkım ve vahşetler
karşısında İslam ümmetinin, müminlerin Kudüs'ün yardımına koşmasını istiyor;
seferber olmasını, bütün imkan ve güçlerini harekete geçirmesini, Allah'ın
arzının her bir yanında ayağa kalkılmasını, Kudüs'ün ve Kudüs direnişçilerinin
sahipsiz ve yardımcısız olmadığının ortaya konulmasını istiyor; feryad ediyor,
çığlık atıyor ve bir "yardım çağrısı" yapıyor "yalel Müslimin!" diyerek! Ama
görüyor ki İslam ümmeti gayretsiz, İslam ümmeti "Allah'ın şiarlarını" koruma ve
kollama noktasında duyarsız, Filistinlilerin çektiği acı ve ızdıraplar
karşısında tepkisiz. İşte bu noktada "Allah'ım ümmetin suskunluğunu sana şikayet
ediyorum" diyor. Çünkü o, yıllar boyu süren yılmaz ve boyun eğmez mücadelesiyle
emsalsiz fedakarlık ve adanmışlığı ile ümmete karşı hüccetini tamamlıyor, tüm
mazeret kapılarını kapatıyor. Ondan sonra "Kudüs'ün Rabbi olan Allah Subhanehu
ve Teala"ya "şikayet"te bulunuyor.
Şimdi bizler müminler olarak "in tensurullah" ile bu
çağrıyı, bu çığlık ve bu feryadı anlamayacak mıyız? Şeyh Ahmed Yasin'in bu
çağrısı "in tensurullah"ın en güzel bir tefsiri, canlı bir örneği değil
midir?
Bizler müminler olarak Kur'an-ı Kerim'i niye okuyoruz, niçin
anlamaya çalışıyoruz. Elimizden ve dilimizden düşürmediğimiz Kur'an-ı Kerim'imiz
bizden ne bekliyor, ne yapmamızı istiyor? Sadece oturup tefekkür ve tefehhüm
etmemizi mi; onun ayetlerini sadece konuşup tartışmamızı mı?
İşte Şeyh Ahmed Yasin, bize Kur'an'ın bu ayetinin anlamlarını
öğretiyor. Bizleri bu ayetin sorumluluklarını kuşanmaya çağırıyor. Bizleri
gerçek anlamda Kur'an'ın takipçileri olmaya davet ediyor! Buna karşın hala daha
tepkisizlik, hala daha suskunluk hala daha gayretsizlik varsa, Allah'ın
şiarlarını koruma ve kollama konusunda bir seferberlik yoksa, ortaya konulan bir
mücadele ve direniş yoksa, yüreklerimiz ve bileklerimiz "Kudüs" için intifada
ile bütünleşmiyorsa, o zaman da Hz. Resul-i Ekrem (s.a.s.)'ın şu şikayetine
muhatap olmayacak mıyız?
"Peygamber dedi ki: "Ey Rabbim! Doğrusu
kavmim şu Kur'an'ı terkedilmiş halde bıraktılar."
(Furkan, 25/30)
Tüm inancım ve itminanımla belirtmek
isterim ki Kur'an-ı Kerim'i "mehcur" bırakmak, onu fiilen ve madden bir kenara
itmek demek değildir sadece, Kur'an-ı Kerim'i sıkça okudukları, sürekli
yanlarında ve ellerinde bulundurdukları halde, onu okuyup tartıştıkları halde,
Kur'an'ın gösterdiği ve istediği istikamette yürümeyenler, ayağa kalkmayanlar,
gayrete gelmeyenler, mücadele vermeyenler, fedakarlık göstermeyen, bu cümleden
olmak üzere "Allah'ın şiarları"nı koruyup kollamada, savunup korumada gereken
hassasiyet ve ciddiyeti sergilemeyenler, sonuçta Kur'an'ı "mehcur"
bırakmaktadırlar.
Yine Şeyh Ahmed Yasin'in "şikayeti"ne
dönecek olursak, bu şikayet de, Hz. Resul-i Ekrem (s.a.s.)'in şikayetinin,
ilgili ayetin bir tefsiri durumundadır. Kur'an'ın mehcur bırakılmasını beyan
eden ayeti kerime ile Şeyh Ahmed Yasin'in şikayetini birlikte düşünmemiz
gerekmez mi? Bu bizler için büyük bir uyarı değil midir aynı zamanda?
"İsa, onların inkarcılığa yöneldiklerini
sezince "Allah'a giden yolda benim yardımcılarım kimlerdir?" dedi. Havariler:
"Biz Allah'ın yardımcılarıyız. Allah'a iman ettik. Bizim Müslüman kimseler
olduğumuza şahid ol" dediler."
(Ali İmran, 3/52)
"in tensurullah..."
ayeti ile bu ayeti kerimeyi birlikte düşündüğümüzde karşımıza şu önemli
ibarelerin çıktığını görüyoruz:
"men ensari ilellah"
Kimdir bana Allah için yardım edecek olanlar?
"nehnu ensarullah"
Biz Allah'ın yardımcılarıyız!
Biz bu ayeti kerimeyi yalnızca Hz. İsa (a.s.)ın
ve onun havarilerinin dönemine, o döneme ilişkin görev ve sorumluluklara
hasretme durumunda olamayız elbette. Bu evrensel bir "çağrı" ve evrensel bir "icab"tır.
İlk ayette ele almaya çalıştığımız "in
tensurullah" ayeti bağlamında bu ayeti birlikte değerlendirdiğimizde yine
şöyle bir çağrı ile karşılaşmaktayız: "Allah'ın şiarlarını yüceltme, koruma,
kollama ve savunma noktasında kimler vardır? Bu uğurda kim ahdedecek, kim Allah
adına söz verecek? Allah'ın şiarlarından olan Kudüs'ün savunulması, bu uğurda
emsalsiz bir direniş sergileyen Filistin kahramanlarıyla, bu mukavemetin izzet
ve şeref dolu yiğit önderleriyle dayanışma içinde olmak için "ben varım!"
diyenler kimlerdir? Damarlarındaki kan Allah için coşanlar, kalpleri Allah'ın
şiarları için çarpanlar, Kudüs için ayağa kalkıp her türlü fedakarlığa hazır
olanlar kimlerdir.?
Bu ayeti kerimeyi bu şekilde anlamamız,
hususen Şeyh Ahmed Yasin'in "şikayet"ini de bu ayeti kerimenin müşahhas ve en
güzel bir tefsiri olarak görmemiz yanlış mı olacak?
Bütün inancım ve itminanımla belirtmek
istiyorum ki Hz. İsa Ruhullah'ın "men ensari ilellah" çağrısını bugün,
Allah'ın şiarlarından olan Kuds-i Şerif'in savunulması noktasında Şeyh Ahmed
Yasin'in çağrısıyla öğreniyoruz; Şeyh Ahmed Yasin'in çağrısı Hz. İsa Ruhullah'ın
çağrısıdır! Bu çağrı nübüvvetin, evrensel ilahi risaletin ve tevhid davasının
çağrısıdır.
Şimdi herkes kendine bakmalı. Kendi
kendimize sormalıyız; bizler azim ve kararlılığımızla, sadakat ve
fedakarlığımızla, mücadele ve kıyamımızla "nahnu ensarullah!" diyenlerden
miyiz?! Halimiz ve amellerimiz bunu ispat ediyor mu?
İşte Ahmed Yasin'in Allah Subhanehu ve
Teala'ya olan şikayeti, ümmet içinde böylesi "ensarullah"ı çok az gördüğü için,
başka bir deyişle "ensarullah" olmanın hakkı verilmediği içindir. Bu şikayetten
bizler payımıza düşeni almayacak mıyız? Bu şikayetten ne kadar azade kalabiliriz
ki?
Ve biz yine bir çağrı işitiyoruz, asırlar
öncesinden; Peygamber (s.a.s.) Ehl-i Beyti'nin tarihinde en anlamlı direnişini
sergiledikleri "Kerbela"dan. Bu kez çağrı şehidlerin efendisi Hz. Hüseyin'den
gelmektedir:
"Hel min nasirin yensuruna bi hatıri
ceddina Resulillah!"
"Ceddimiz Resulullah'ın hatırı için kimdir
bizim yardımcılarımız?"
Hakkın ve mazlumların müdafaası için kıyama
kalkan 73 kişinin arasından yükselmektedir bu çağrı! Ali oğlu Hüseyin'in
ağzından yükselmektedir bu çağrı!
Kerbela kıyamını bize en güzel bir şekilde
öğretenlerden biri olan üstad Şehid Mutahhari "Hamase-i Huseyniye" adlı eserinde
bu kıyamın evrensel anlam ve mesajını anlatırken şöyle der:
"Eğer Hüseyin bu zamanda yaşasaydı, and
olsun Allah'a, onun şiarı Filistin olurdu. Bugün Filistin'deki işgal ve
Filistinli kardeşlerimizin mazlumiyeti karşısında Hz. Peygamser (s.a.s.)
kabrinde sızlanmaktadır. Siyonist İsrail işgal ve zulümlerini sürdürdükçe biz
yerimizde nasıl durabiliriz?! Filistin'deki mazlumiyet sürdükçe, sessiz kalırsak
biz kendimize nasıl Müslümanız diyebiliriz ki?!"
Yine aynı noktaya gelmiyor muyuz? Hz.
Hüseyin'in "Hel min nasirin yensuruna!" çağrısı ile, Hz. İsa Ruhullah'ın "men
ensari ilellah" çağrısı arasında ne fark var?
Ve aynı şekilde Şeyh Ahmed Yasin'in "şikayet"inde
dile getirdikleri ile bunlar arasında ne fark var?
Bugün bizler Hz. Hüseyin'in çağrısından; "ey
ümmetin pak vicdanlı gayretli Müslümanları! Kudüs'ün yardımına koşun! Mescidi
Aksa miracına durak olan Resulullah'ın hatırı için Filistin'in yardımına koşun!
Siyonist işgal altında boyun eğmeden, yılmadan ve korkmadan tanklara, uçaklara
ve füzelere karşı direnen kahraman direnişçilerin yardımına koşun! Çığlık atan
anaların, yetim kalan yavruların, dul kalan hanımların, viran olan
sığınaksızların yardımına koşun!" çağrısını anlamıyor muyuz?
Şeyh Ahmed Yasin de bundan başka ne diyor zaten? Onun çağrısı
Hz. Hüseyin'in "Hel min nasirin yensuruna!" çağrısının tekrarından başka nedir
ki?
Ümmetimizin gayret damarları mı koptu ki hala daha Kudüs
yolunda seferber olmuyor; bu uğurda canlarını mallarını ortaya koymuyor? Bunun
hesabı ruz-i mahşerde nasıl verilebilir? Bu vebalin altında nasıl kalınabilir?!
"Bunun üzerine o da: "Ben yenik düştüm, yardım et!" diye
Rabbine dua etti." (Kamer, 54/10)
Bu da Hz. Nuh (a.s.)'un duası. Hz. Nuh Nebiyullah
omuzlarındaki ilahi risaleti bütün gücüyle ifa eder. Kavmini tevhide çağırır.
Allah'a kul olmalarını öğretir, gösterir onlara. Ancak kavmi tüm hüccetlere
rağmen inkara ve taşkınlığa yönelir. Hz. Nuh (a.s.) da bu durum karşısında şunu
söyler:
"inni mağlubun, fentesir!"
Şüphesiz ki yenik düştüm, intikamımı sen al Allah'ım!
Biz bu duayı Hz. Musa (a.s.)'nın risaletinde görüyorsak da, bu
ayetin delalet ettiği anlamı sadece o döneme hasretmek asla doğru olmaz. Tarihin
tüm evrelerinde, tüm ümmetlerde ve tüm zamanlarda kıyamet gününe kadar,
hakk-batıl mücadelesinde, müstekbir ve tağutlar karşısında yenik düşen, esir
düşen, yara alan, tuğyanın azgınlaşması karşısında daralıp çaresiz kalan,
imkanları, dayanakları azalan, silahsız ve savunmasız kalan tüm tevhid erlerinin,
hususen kıyam önderlerinin her zaman yapacağı duadır bu!
Ahmed Yasin'in yaptığı da budur zaten. Sonunda "Allah'ım
ümmetin suskunluğunu sana şikayet ediyorum" deme noktasına getiren de budur.
"Sana şikayette bulunuyorum! Gücümüz dağıldı... Birliğimiz
bozuldu... Yollarımız ayrıldı... Halkımızın zaafını, ümmetimizin bize yardım
edip, düşmanı yenmedeki aczini sana şikayet ediyoruz...!"
Hz. Nuh Nebiyullah'ın duasının günümüzdeki bir tecellisi ve
örneğidir Şeyh Ahmed Yasin'in bu sözleri... Kısacası: "inni mağlubun, fentesir!"
Ancak bu söz bir teslimiyet, bir yılgınlık, bir ürkeklik
değildir asla. Bu söz, yiğitlerin kararlılık, azim, sebat, sabır ve direncinin
ifadesidir. Şeyh Ahmed Yasin'in çehresinde ve yüreğinde "isbiru ve sabiru ve
rabitu"nun tecellisi vardır.
Şeyh Ahmed Yasin'i tanımak isteyenler Kur'an'ın şu beyanını
bir kez daha okumalıdırlar:
"Mü'minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah'a verdikleri
söze sadık kaldılar. Onlardan kimi (İzzettin El Kassami'ler, Abbas Musavi'ler,
Ragıb Harb'lar, Fethi Şikaki'ler, Yahya Ayyaş'lar, Salah Şehade'ler, İbrahim
Meğadme'ler, Muhammed Sider'ler, Ebu Şenneb'ler, Hanadi Ceradat'lar ve daha
niceleri)(Allah yolunda şehid edilmek suretiyle) adağını yerine getirdi, kimi de
(Şeyh Ahmed Yasin'ler, Ramazan Şallah'lar, Abdulaziz Rantisi'ler, Mahmud
Zehar'lar, Abdullah Şami'ler ve daha niceleri)(şehid olmayı) beklemektedir. (Ahidlerinde)
hiçbir değişiklik yapmamışlardır." (Ahzab, 33/23)
Şeyh Ahmed Yasin'in şikayeti bize yine Hz. Hüseyin'in şikayet
ve duasını hatırlatmaktadır:
"Selam olsun sana ey Allah'ın Resulü! Ben
senin kızın Fatıma'nın oğluyum! Sen şahit ol ki ümmetin bana yardımda bulunmadı,
beni korumadı. Bu, seninle yeniden görüşünceye kadar olan şikayetimdir."
Hz. Hüseyin ceddi Resulullah'ın kabrini son
kez ziyaret ettiğinde bunları söylemiş ve oradan da katilgahı olan Kerbela'ya
doğru yola çıkmıştı. Kerbela'da kıldığı son namazında ise şu münacaatta
bulunmuştu Rabbine: "Allah'ım! Her gam ve kederde sığınağım, her sıkıntı ve
zorlukta ümidim, her musibette güvendiğim sensin. Kalpleri sarsan kurtuluş
yollarını kapatan, dostları kaçıran ve düşmanları sevindiren nice gam ve
musibetleri sana şikayet ettim, başkalarından ümidimi kesip sana yöneldim..."
Kerbela'dan farksızdır Filistin ve Hz.
Hüseyin'in "şikayet"inden farksızdır Şeyh Ahmed Yasin'in "şikayet"i...
Ey Kur'an'a iman edenler, Ey Kur'an'a tabi olan müminler!
Kur'an'ın gösterdiği yolda samimi ve mertçe yürümek Şeyh Ahmed Yasin'in "şikayet"i
çok iyi kavramakla olur. Kur'an'ı bir kez daha "Kudüs" ile birlikte, "intifada"
ve "şüheda" ile birlikte, "Şeyh Ahmed Yasin"lerle birlikte okuyalım. Göreceğiz
ki Kur'an'ın her bir sayfasında Kudüs vardır, intifada vardır, Şeyh Ahmed
Yasin'ler vardır...
Allah'ım!
Bu zindan duvarları arasında bu gece yarısında tüm benliğimle
sana yönelerek senden niyaz ediyorum:
Bizleri Şeyh Ahmed Yasin'in şikayet ettiklerinin arasına katma!
Bizleri böylesine ruhsuzlardan, gayretsizlerden, vefasızlardan ve kaçaklardan
değil, Ahmed Yasin'lerle birlikte bilek bileğe, yürek yüreğe, omuz omuza
siyonizme karşı çarpışanlardan ve "sözlerine sadakat gösterip adaklarını yerine
getirenlerden" kıl!
Amin, ya Rabbelalemin."
Dipnot:
1. Kur'an-ı Kerim Lügatı El Miftah, Timaş Yay. Sh.383
NOT : AHMET VAROLUN SITESI VAVDET
|