Üstadın hayatı, küllî hizmeti noktasından topluca iki büyük safha arzetmektedir:
Birincisi: Doğuşundan itibaren tahsil hayatı, Van'daki ikameti İstanbul'a gelişi,
siyasî hayatı, seyahatleri, harb-i umumîye iştiraki, Rusya'daki esareti,
İstanbul'da Dar-ül Hikmet-il İslâmiye azalığında bulunuşu, Kuva-yı Milliyede
İstanbul'daki hizmeti, Ankara'ya gelerek ilk Meclis-i Mebusandaki faaliyetleri
ve kısa bir müddet sonra Van'a çekilip inzivayı ihtiyar etmesi gibi; herbiri
ayrı bir hayat sahnesi olan Üstadın hayatının bu birinci safhası; iman ve Kur'an
hizmeti itibarıyla ikinci safha hayatının mukaddemesi hükmündedir. İkinci büyük
hizmetine hazırlıktır. Ömrünün ellinci senesine kadardır. İkincisi: Van'da
inzivada iken Garb'a nefyedilip Isparta'nın Barla Nahiyesinde ikamete memur
edildiği zamandan başlar ki; Risale-i Nur'un zuhuru ve intişarıdır. Azamî ihlas,
azamî fedakârlık azamî sadakat, metanet ve dikkat ve iktisad içinde Risale-i
Nur'la giriştiği hizmet-i imaniye ve manevi cihad-ı diniyedir.
Hayatının bu ikinci safhası: Harb-i Umumî neticesinde İmparatorluğumuzun inkıraz
bulmasıyla insanlık âleminde medeniyet-i beşeriyeyi mahveden ve semavî dinlerle
mücadeleyi esas ittihaz edinen komünizm rejiminin insaniyetin yarısını istila
ederek dünyayı dehşete saldığı ve memleketimizi tehdide yeltendiği ve manevi
tahribatının tehlikesine maruz kaldığımız bir devreye rastlar. Bu devre, bin
senedir Kur'ana bayraktarlık yapmış, İslâmiyet'e asırlarca hizmet etmiş kahraman
bir millet için dikkatle incelenmesi lâzım gelen bir devredir.
Molla
Said, Şarkın büyük ulemâ ve meşayihinden olan Seyyid Nur Mehmed, Şeyh
Abdurrahman-ı Tagî, Şeyh Fehim ve Şeyh Mehmed Küfrevî gibi zevat-ı âliyenin her
birisinden ilm-i irfan hususunda ayrı ayrı derslere nail olduğundan, onları
fevkalâde severdi. Ulemadan Şeyh Emin Efendi, Molla Fethullah ve Şeyh Fethullah
Efendilere de ziyade muhabbeti vardı.
Van'da maruf ulemâ bulunmadığından, Hasan Paşa'nın daveti üzerine Molla Said,
Van'a gitti. Van'da onbeş sene kalarak, aşâirin irşadı için aralarında seyahatla
tedris ve tederrüs vazifesiyle hayat geçirdi. Van'da bulunduğu müddet, vali ve
memurîn ile ihtilat ederek bu asırda yalnız eski tarzdaki İlm-i Kelâm'ın İslâm
dini hakkındaki şek ve şüphelerin reddine kâfi olmadığına kanaat hasıl etmiş ve
fünunun tahsiline lüzum görmüştür...
Bu
kanaatı hasıl ettiği o zamanda, ulûm-u müsbete denilen bütün fenleri tetebbua
başlayarak pek kısa bir zamanda Tarih, Coğrafya, Riyaziyat, Jeoloji, Fizik,
Kimya, Astronomi, Felsefe gibi ilimlerin esaslarını elde etmiştir.
Molla
Said Van'da bulunduğu zamanlarda bazı hususlarda o havalinin ulemasına muhalif
bulunuyordu...
Kat'iyyen hiç kimseden hediye olarak para almamak ve maaş bile kabul etmemek...
daima mücerred kalmak ve dünyada bir şeyle alâka peyda etmemek... Bunun içindir
ki: "Bütün malımı bir elimle kaldırıp götürebilmeliyim" demiştir. Bu halin
sebebi sorulunca: "Bir zaman gelecek herkes benim halime gıbta edecektir.
Saniyen; mal ve servet bana lezzet vermiyor, dünyaya ancak bir misafirhane
nazarıyla bakıyorum." derdi.
Bediüzzaman, Van'daki ikameti esnasında Âlem-i İslâm'ın vaziyetini bir derece
öğrenmiş bulunuyordu. Bir gün Tahir Paşa bir gazetede şu müdhiş haberi ona
göstermişti. Haber şu idi: İngiliz Meclis-i Meb'usanında Müstemlekât Nâzırı
elinde Kur'an-ı Kerim'i göstererek söylediği bir nutukta:
Bu
Kur'an, İslâmların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp
yapmalıyız, bu Kur'an'ı onların elinden kaldırmalıyız; yahut Müslümanları
Kur'an'dan soğutmalıyız, diye hitabede bulunmuş.
İşte
bu müdhiş haber, onda tarifin fevkinde bir tesir uyandırmıştı. İstidadı şimşek
gibi alevli, duyguları ve bütün letaifi uyanık ve ilim irfan, ihlâs, cesaret ve
şecaat gibi hârika inayet ve seciyelere mazhar olan Bediüzzaman'ın bu havadis
üzerine: "Kur'an'ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu,
ben dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim!" diye kuvvetli bir niyet ruhunda
uyanır ve bu sâikle çalışır.
Bediüzzaman, Şarkî Anadolu'da "Medresetüzzehra" namında bir dâr-ül fünun açmak,
ya Van'da veyahut da Diyarbakır'da dâr-ül fünun derecesinde bir medrese
te'sisine çalışmak için İstanbul'a geldi.
İstanbul'daki ikametgâhının kapısında şöyle bir levha asılı idi:
"Burada
her müşkil halledilir, her suale cevab verilir. Fakat sual sorulmaz."
İstanbul'da grup grup gelen ulemanın suallerini cevaplandırıyordu. Genç yaşında
böyle bilâistisna bütün suallere cevap vermesi ve gayet mukni ve beliğ ifade ve
hârika hal ve tavırlarıyla, ehl-i ilmi hayranlıkla takdire sevkediyordu. Ve "Bediüzzaman"
ünvanına bihakkın lâyık görüyorlar ve bu fevkalâde zatı, bir "nâdire-i hilkat"
olarak tavsif ediyorlardı.
Hattâ
bu zamanlarda Mısır Câmi-ül Ezher Üniversitesi reislerinden meşhur Şeyh Bahid
Efendi İstânbul'a bir seyahat için geldiğinde; Kürdistan'ın sarp, yalçın
kayaları arasından gelerek İstanbul'da bulunan Bediüzzaman Said Nursî'yi ilzam
edemeyen İstanbııl ulemâsı, Şeyh Bahid'den bu genç hocanın ilzam edilmesini
isterler. Şeyh Bahid de bu teklifi kabul ederek bir münazara zemini arar. Ve bir
namaz vakti Ayasofya Camii'nden çıkıp çayhaneye oturulduğunda bunu fırsat
telakki eden Şeyh Bahid Efendi, yanında ülema hazır bulunduğu halde
Bediüzzaman'a hitaben:
"Avrupa
ve Osmanlılar hâkkındâ ne diyorsunuz, fikriniz nedir?" der.
Şeyh
Bahid Efendi'nin bu sualden maksadı; Bediüzzaman'ın şek olmayan bir bahr-i umman
gibi ilmini ve ateşpâre-i zekâsını tecrübe etmek değil, belki zaman-ı istikbale
ait şiddet-i ihatasını ve idare-i âlemdeki siyasetini anlamak idi. Buna karşı
Bediüzzaman'ın verdiği cevap şu oldu:
"Avrupa,
bir İslâm devletine hâmiledir, günün birinde onu doğuracak; Osmanlılar da Avrupa
ile hâmiledir, o da onu doğuracak."
Bu
cevaba karşı Şeyh Bahid Hazretleri:
-Bu
gençle münazara edilmez, ben de aynı kanaatteyim. Fakat bu kadar veciz ve
beligane bir tarzda ifade etmek, ancak Bediüzzaman'a hastır, demiştir."
Nihayet menhus Otuzbir Mart hâdisesi meydana gelir. Şeriat isteyen ve o hâdisede
ismi karışan onbeş kadar hoca idam edilir. Bediüzzaman, onlar mahkeme binasının
bahçesinde asılı durdukları ve kendisi de pencereden onları gördüğü bir halde
muhakeme olunur.
Mahkeme reisi Hurşid Paşa sorar: "Sen de şeriat istemişsin?.."
Bediüzzaman cevap verir: "Şeriatın bir hakikatına, bin ruhum olsa feda etmeye
hazırım. Zira şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat,
ihtilalcilerin isteyişi gibi değil!"
Bediüzzaman'ın divan-ı harbdeki bu kahramanca müdafaası, o zaman iki defa
tabedilip neşredilmiştir. O dehşetli mahkemeden idamını beklerken beraet etmiş
ve mahkemeye teşekkür etmiyerek, yolda Bayezid'den tâ Sultanahmet'e kadar
arkasında kalabalık bir halk kitlesi mevcut olduğu halde: "Zâlimler için yaşasın
Cehennem! Zâlimler için yaşasın Cehennem!" nidalarıyla ilerlemiştir.
Bediüzzaman'ın bu mahkemedeki uzun müdafaasından iki parça:
Eğer
medeniyet, böyle haysiyet kırıcı tecavüzlere ve nifak verici iftiralara ve
insafsızcasına intikam fikirlerine ve şeytancasına mugalatalara ve diyanette
laubalicesine hareketlere müsaid bir zemin ise, herkes şahid olsun ki; o "saadet-saray-ı
medeniyet" tesmiye olunan böyle mahall-i ağraza bedel; Vilâyat-ı Şarkiyenin
hürriyet-i mutlakanın meydanı olan yüksek dağlarındaki bedeviyet ve vahşet
çadırlarını tercih ediyorum. Zira bu mimsiz medeniyette görmediğim hürriyet-i
fikir ve serbestî-i kelâm ve hüsn-ü niyet ve selâmet-i kalb, Şarkî Anadolu'nun
dağlarında tam mânasıyla hükümfermâdır...
Bu
hükümet, zaman-ı istibdadda akla husumet ediyordu; şimdi de hayata adavet ediyor...
Eğer hükümet böyle olursa, yaşasın cünun!.. Yaşasın mevt!.. Zâlimler için de
yaşasın Cehennem!.. Ben zaten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyan
edeyim. Şimdi bu Divan-ı Harb-i Örfî iyi bir zemin oldu.
Bundan sonra İstanbul'da fazla kalmaz, Van'a gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.
"Van'a
muvasalat ettikten sonra, aşâiri (aşiretleri) dolaşarak içtimaî, medenî, ilmî
derslerle onları irşada çalışmıştır. Bu hususta, sual-cevab halinde, "Münâzarat"
isimli bir kitab neşretmiştir."
Sonra
Van'dan Şam'a gider. Şam ulemâsının ilhahı ve ısrarı üzerine, Câmi-ül Emevî'de
on bine yakın ve içerisinde yüz ehl-i ilim bulunan azîm bir cemaata karşı bir
hutbe irad eder. Bu hutbe fevkalâde takdir ve tahsin ile kabule mazhar olur.
Bilahare buradaki hutbesi, "Hutbe-i Şâmiye" namıyla tabedilmiştir.
Şam'da fazla kalmadı. Şarkî Anadolu'da Medreset-üz Zehra namıyla vücuda getirmek
istediği dârülfünunun küşadı için çalışmak üzere İstanbul'a geldi. Sultan
Reşad'ın Rumeli'ye seyahatı münasebetiyle, Vilâyât-ı Şarkiye namına refakat etti.
O
vakit Kosova'da, büyük bir İslâm dârülfünununun tesisine teşebbüs edilmişti.
Orada hem İttihadçılara, hem Sultan Reşad'a der ki:
"Şark,
böyle bir dârülfünuna daha ziyade muhtaç ve Âlem-i İslâm'ın merkezi hükmündedir."
Bunun üzerine şarkta bir dârülfünun açılacağını va'dederler. Bilahare Balkan
Harbi çıkmasıyla o medrese yeri, yâni Kosova istila edilir. Bunun üzerine
müracaatla Kosova'daki dârülfünun için tahsis edilen ondokuz bin altın liranın
şark dârülfünunu için verilmesini taleb eder, bu talebi kabul edilir.
Bediüzzaman tekrar Van'a hareket eder. Van Gölü kenarındaki Artemit'te (Edremit)
o dârülfünunun temeli atılır. Fakat ne çare ki Harb-i Umumî'nin zuhuruyla,
teşebbüs geri kalır. Zaten o kış Molla Said talebelerine: "Hazır olunuz, büyük
bir musibet ve felaket bize yaklaşıyor" diye haber vermişti.
Birinci Harb-i Umumîde gönüllü alay kumandanı olarak büyük fedakârlıklar
Gösteren "Bediüzzaman, Kafkas cephesinde Enver Paşa ve fırka kumandanının
hayranlıkla takdir ettikleri hizmet-i cihadiyeyi yaptıktan sonra, Rus
kuvvetlerinin ilerlemesinden dolayı Van'a çekildi. Van'ın tahliyesi ve Rusların
hücumu sırasında, bir kısım talebeleriyle Van kal'asında şehid oluncaya kadar
müdafaaya kat'î karar verdikleri halde, geri çekilen Van Valisi Cevdet Bey'in
ısrarıyla, Vastan kasabasına çekildi. Vali, kaymakam, ahali ve asker Bitlis
tarafına çekilirken, bir alay Kazak süvarisi Vastan üzerine hücum etmişti. Molla
Said, Van'dan kaçan ahalinin mal ve çoluk-çocuklarının düşman eline geçmemesi
için otuz-kırk kadar kaçamamış asker ve bir kısım talebeleriyle o Kazaklara
karşı koymuş ve hepsinin kurtulmasını sağlamıştır. Hattâ hücum eden Kazaklara
dehşet vermek için, geceleyin onların üstündeki yüksek bir tepeye hücum tarzında
çıkıyor; güya büyük bir imdat kuvveti gelmiş zannettirerek, Kazakları oyalayıp
ilerletmiyordu.
Böylelikle Vastan'ın Rus istilasından kurtulmasına sebeb olmuştur.
O
muharebe zamanlarında sipere döndüğü vakit, kıymettar talebesi Molla Habib ile "İşârât-ül
İ'caz" namındaki tefsirini te'lif ediyordu. Bazan avcı hattında, bazan at
üzerinde, bazan da sipere girdikleri zaman kendisi söylüyor, Molla Habib de
yazıyordu. İşârât-ül-İ'caz'ın büyük bir kısmı bu vaziyette te'lif edilmiştir.
Bediüzzaman, o harbde gönüllülere cesaret vermek için sipere girmeyerek avcı
hattında dolaşırdı.
Avcı
hattında dolaşırken, vücuduna dört gülle isabet etmiş, fakat geri çekilmemiş ve
gönüllülerin cesareti kırılmaması için sipere dahi girmemiştir. Hattâ bunu
işiten Vali Memduh Bey ve Kumandan Kel Ali, "Aman geri çekilsin!" diye haber
gönderdikleri zaman, demiş:
-Bu
kâfirlerin güllesi beni öldürmeyecek...
Hakikaten üç gülle, ölecek yerine isabet ettiği halde; biri hançerini, diğeri
tütün tabakasını delip geçmiş ve kendisine bir zarar vermemiştir. Sabahleyin
düşmanın bir taburu ile müsademe ederler, arkadaşlarının çoğu şehid olur. Hattâ
yeğeni ve fedakâr bir talebesi olan Ubeyd dahi kendi bedeline şehid düştükten
sonra düşmanın üç sıra askerini yararak geçip, hayatta kalan üç talebesiyle pek
acib bir surette su üzerinde bulunan bir sütreye girer. Hem yaralı, hem ayağı
kırık bir halde, otuzüç saat su ve çamur içinde kalır.
Lâtif
bir inayet-i İlahiyedir ki; otuzüç saat onlar Rus askerlerini gördükleri ve
Ruslar da onları aradıkları halde bulamadılar. Bu esnada Bediüzzaman, talebeleri
olan gönüllü fedâilere hitaben:
-Arkadaşlar!
Durmayınız... Sizlere hakkımı helâl ettim, beni bırakınız, siz kendinizi
kurtarmaya çalışınız, demesi üzerine, fedakâr ve kahraman talebeler:
-Sizi
bu halde bırakıp gidemeyiz; şehid olursak, yine hizmetinizde olsun, deyip
kalırlar. Sonra Ruslar esir edip; Van, Celfa, Tiflis, Kiloğrif, Kosturma'ya
sevkederler.
Bediüzzaman'ı üserâ kampına götürürler. Burada şu şekilde şayan-ı takdir bir
hâdise cereyan eder. Şöyle ki:
Bir
gün Rus Başkumandanı esirleri teftişe gelir. Teftiş esnasında, Bediüzzaman
kumandana selâm vermez ve yerinden kalkmaz. Kumandan kızar, belki tanımamıştır
diyerek tekrar önünden geçtiği zaman yine yerinden kalkmayınca, kumandan
tercüman vasıtasıyla der: "Beni herhalde tanımadılar?"
Bediüzzaman: "Tanıyorum, Nikola Nikolaviç'tir."
Kumandan: "Şu halde Rus ordusuna, dolayısıyla Rus Çarına hakaret ediyorlar."
Bediüzzaman: "Hakaret etmedim. Ben bir Müslüman âlimiyim. İmanlı bir kimse,
Cenab-ı Hakk'ı tanımayan bir adamdan üstündür. Binaenaleyh, ben sana kıyam etmem."
der.
Bunun
üzerine Bediüzzaman divan-ı harbe verilir. Birkaç zâbit arkadaşı, hemen özür
dileyerek vahim neticenin önlenmesine çalışmasını istirham ederler.
Fakat
Bediüzzaman: "Bunların idam kararı, benim ebedî âleme seyahat etmem için bir
pasaport hükmündedir."deyip kemal-i izzet ve şecaatle hiç ehemmiyet vermez.
Nihayet idamına karar verilir. Hüküm infaz edileceği vakit, namaz kılmak için
müsaade ister; vazife-i diniyesini ifadan sonra, atılacak kurşunlara göğsünü
gereceğini beyan eder. Tam bu esnada, namazını eda ederken, Rus kumandanı
gelerek, Bediüzzaman'dan özür dileyip:
-O
hareketinizin, mukaddesatınıza olan bağlılıktan ileri geldiğine kanaat getirdim,
rica ederim, beni affediniz, diyerek verilen idam hükmünü geri aldırır.
Bediüzzaman, iki buçuk sene kadar Sibirya taraflarında esarette kalır.
"Nihayet
esaretten firar ile kurtulup; Petersburg ve Varşova'ya gelmeye muvaffak olur.
Bilahare Viyana tarikiyle 1334 senesinde İstanbul'a teşrif eder.
İstanbul'da Dârülhikmet'te bulunduğu zaman, Sünuhat Risalesinde yazdığı gayet
acib bir vâkıa-i ruhaniye:
Rüyada Bir Hitabe:
1335
senesi Eylülünde, dehrin hâdisatının verdiği yeis ile şiddetle muzdarib idim. Şu
kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Manen rüya olan yakazada bulamadım.
Hakikaten yakaza olan rüya-yı sadıkada bir ziya gördüm. Tafsilatı terk ile, bana
söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki: Bir Cuma gecesinde nevm ile
âlem-i misale girdim. Biri geldi dedi: "Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden
bir meclis-i muhteşem seni istiyor."
Gittim gördüm ki: Münevver, emsalini dünyada görmediğim, selef-i salihînden ve
a'sarın mebuslarından her asrın mebusları içinde bulunur bir meclis gördüm.
Hicab edip kapıda durdum.
Onlardan bir zat dedi ki: "Ey felaket helaket asrının adamı! Senin de bir reyin
var, fıkrini beyan et."
Ayakta durup dedim: "Sorun, cevab vereyim."
Biri
dedi: "Bu mağlubiyetin neticesi ne olacak? Galibiyette ne olurdu?"
Dedim:
Musibet, şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felaket olduğu gibi,
felaketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'la-yı kelimetullah ve beka-yı
istiklaliyet-i İslâm için farz-ı kifaye-i cihadı deruhde ile, kendini yek-vücud
olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilafete bayrakdar görmüş olan bu
devlet-i İslâmiyenin felaketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telafi
edilecektir. Zira şu musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i
İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinir iken,
âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi
öleceğiz, üçyüz dirileceğiz. Hârikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra
meydanda dirilenler var. Biz mağlubiyetle bir saadet-i âcile-i muvakkata
kaybettik; fakat bir saadet-i âcile-i müstemirre bizi bekliyor. Pek cüz'î ve
mütehavvil ve mahdud olan hali, geniş istikbal ile mübadele eden kazanır.
Birden meclis tarafından denildi: İzah et!
Dedim:
Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki
ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Galib olsa
idik, hasmımız düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye belki daha şedidane
kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimane, hem tabiat-ı Âlem-i İslâma
münafı, hem ehl-i imanın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü
kısa, parçalanmaya namzeddir. Eğer ona yapışsa idik, âlem-i İslâmı fıtratına
tabiatına muhalif bir yola sürecek idik.
Şu
medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud
ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden; maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve
intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, manen vahşi bir
medeniyetin himayesini Asya'da deruhde edecek idik.
Meclisten biri dedi: Neden Şeriat şu medeniyeti reddediyor?
(*)
[(*)
: Bizim muradımız, medeniyetin mehasini ve beşere
menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahları seyyiatları değil ki;
ahmaklar o seyyiatları o sefahetleri mehasin zannedip taklid edip malımızı harab
ettiler. Medeniyetin günahları, iyiliklerine galebe edip seyyiatı hasenatına
râcih gelmekle, beşer iki harb-i umumî ile iki dehşetli tokat yeyip o günahkâr
medeniyeti zir ü zeber edip öyle bir kustu ki yeryüzünü kanla bulaştırdı.
İnşaallah istikbaldeki İslamiyet'in kuvvetiyle medeniyetin mehasini galebe
edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizliyecek, sulh-u umumiyi de temin edecek.]
Dedim:
Çünki beş menfi esas üzerine teessüs etmiştir. Nokta-i istinadı kuvvettir. O ise
şe'ni, tecavüzdür. Hedef i kasdı, menfaattır. O ise şe'ni, tezahümdür. Hayatta
düsturu cidaldir. 0 ise şe'ni, tenazu'dur. Kitleler mabeynindeki rabıtası, âheri
yutmakla beslenen unsuriyet ve menfi milliyettir. O ise şe'ni, böyle müdhiş
tesadümdür. Cazibedar hizmeti, heva ve hevesi teşci' ve arzularını tatmin ve
metalibini teshildir. O heva ise şe'ni, insaniyeti derece-i melekiyeden dereke-i
kelbiyete indirmektir, insanın mesh-i manevîsine sebeb olmaktır. Bu medenilerden
çoğu, eğer içi dışına çevrilse kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek
gibi hayale gelir. İşte onun için bu medeniyet-i hazıra, beşerin yüzde seksenini
meşakkate şekavete atmış; onunu mümevveh (hayalî) saadete çıkarmış, diğer onu da
beynebeyne (ikisi ortası) bırakmış. Saadet odur ki: Külle ya eksere saadet ola.
Bu ise ekall-i kalilindir ki, nev-i beşere rahmet olan Kur'an ancak umumun,
lâakal ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder. Hem
serbest hevanın tahakkümüyle, havaic-i gayr-ı zarııriye havaic-i zaruriye
hükmüne geçmişlerdir. Bedeviyette bir adam dört şeye muhtaç iken; medeniyet yüz
şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa'y masrafa kâfı gelmediğinden hileye harama
sevketmekle ahlâkın esasını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemaate nev'e verdiği
servet haşmete bedel, ferdi şahsı fakir, ahlâksız etmiştir. Kurun-u Ulânın
mecmu-u vahşetini bu medeniyet bir defada kustu!
Âlem-i İslâm'ın şu medeniyete karşı istinkâfı ve soğuk davranması ve kabulde
ızdırabı cay-i dikkattir. Zira istiğna ve istiklaliyet hassasıyla mümtaz olan
şeriattaki İlahî hidayet, Roma felsefesinin dehasıyla aşılanmaz, imtizac etmez,
bel' olunmaz, tabi olmaz... Bir asıldan tev'em (ikiz) olarak neş'et eden eski
Roma ve Yunan iki dehaları; su ve yağ gibi mürur-u a'sar (asırlar), medeniyet ve
Hristiyanlığın temzicine çalıştığı halde, yine istiklallerini muhafaza, adeta
tenasuhla o iki ruh şimdi de başka şekillerde yaşıyorlar. Onlar tev'em ve
esbab-ı temzic varken imtizac olunmazsa, şeriatın ruhu olan nur-u hidayet, o
muzlim pis medeniyetin esası olan Roma dehasıyla hiçbir vakit mezc olunmaz, bel'
olunmaz...
Dediler: Şeriat-ı Garra'daki medeniyet nasıldır?
Dedim:
Şeriat-ı Ahmediye'nin (A.S.M) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise ki,
medeniyet-i hazıranın inkişaından inkişaf edecektir. Onun menfi esasları yerine
müsbet esaslar vaz'eder. İşte nokta-i istinad, kuvvete bedel haktır ki, şe'ni
adalet ve tevazündür. Hedef de menfaat yerine fazilettir ki, şe'ni muhabbet ve
tecazübdür. Cihet-ül vahdet de unsuriyet ve milliyet yerine, rabıta-i dinî,
vatanî, sınıfidir ki, şe'ni samimi uhuvvet ve müsalemet ve haricin tecavüzüne
karşı yalnız tedafü'dür. Hayatta düstur-u cidal yerine düstur-u teavündür ki,
şe'ni ittihad ve tesanüddür. Heva yerine hüdadır ki, şe'ni insaniyeten terakki
ve ruhen tekâmüldür. Hevayı tahdid eder, nefsin hevesat-ı süfliyesinin teshiline
bedel, ruhun hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder.
Demek
biz mağlubiyetle ikinci cereyana takıldık ki, mazlumların ve cumhurun
cereyanıdır. Başkalarından yüzde seksen fakir ve mazlumsa; İslâmdan doksan,
belki doksanbeştir. Âlem-i İslâm şu ikinci cereyana karşı lâkayd veya muarız
kalmakla, hem istinadsız hem bütün emeğini heder hem onun istilasıyla istihaleye
maruz kalmaktan ise, âkılane davranıp onu İslâmî bir tarza çevirip kendine hâdim
kılmaktır. Zira düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur. Nasılki düşmanın
dostu, dost kaldıkça düşmandır. Şu iki cereyan birbirine zıd, hedefleri zıd,
menfaatleri zıd olduğundan; birincisi dese "Öl!", diğeri diyecek "Diril!".
Birinin menfaatı, zarar - ihtilaf - tedenni - za'fuyumamızı istilzam ettiği gibi;
ötekinin menfaatı dahi, kuvvetimizi ittihadımızı bizzarure iktiza eder.
Şark
husumeti, İslâm inkişafinı boğuyordu; zail oldu ve olmalı. Garb husumeti,
İslâm'ın ittihadına, uhuvvetin inkişafına en müessir sebebdir, baki kalmalı.
Birden o meclisden tasdik emareleri tezahür etti. Dediler: "Evet ümidvar olunuz,
şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sada, İslâmın sadası olacaktır!..."
Tekrar biri sordu: Musibet cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi
fiilinizle kadere fetva verdiniz ki, şu musibetle hükmetti. Musibet-i amme,
ekseriyetin hatasına terettüb eder. Hazırda mükâfatınız nedir?